Her şeyin başı fiziksel bir dürtüydü. Yatak başlıkları, mutfak dolapları, tencereler... 15 yaşında gerçek bir davulun arkasına ilk oturduğumda anladığım tek bir şey vardı: Bu tahta ve deri yığını, sadece hislerime hizmet ettiği sürece bir enstrümandı.
Yıllarca kendi içimdeki en büyük kavgayı tuşe ile verdim. Bir partiyi teknik olarak kusursuz çalmak işin vitriniydi. Asıl kriz, o vuruşun içinin boş olmasıydı. Sırf metronoma uyuyor diye ruhtan yoksun bir ritmi çalmak, makineleşmekten başka bir şey değildir. "Groove her şeydir" takıntım, tam olarak bu tatminsizlikten doğdu.
Elbette ben de o acemi yollardan geçtim. Gençliğin verdiği ateşle sahnede gereksiz kalabalıklar yarattığım, egomu fazla notalarla doyurmaya çalıştığım çok oldu. Sahnede geçen yıllar ve sayısız deneme yanılma, bana en zor olanı öğretti: Eksiltmeyi.
Miles Davis'in o meşhur lafı aslında tüm matematiği özetler: "Müzik, iki notanın arasındaki sessizliktir."
Bugün geldiğim noktada az nota, çok his var. Dijital makyajlar veya sahte sesler yok. Sadece bilek, baget ve deri arasındaki o ham gerçeklik var. Bu "oldum" demek değil; müziğin sonu olmayan bir kuyu olduğunu ve o gerçek sesi arayışın ölene dek bitmeyeceğini kabullenmektir.
